Oytun İdil

Oytun Abi selamlar. Pandemi günlerinde hayat nasıl gidiyor?

Karantina benim için harika oldu. Bu sayede bazı başlamaya fırsat bulamadığım işlerimi yapmaya vakit buldum. Örneğin ingilizce tıbbi web sitem, yıllardır üzerinde çalıştığım çizgi romanım.. Eve kapanmasaydık bunlara belki de halen başlamamıştım. Son 9 ayda bunlarda bayağı bir yol aldım..

Okuduğum bir röportajınızda The Reanimator 2 izledikten sonra plastik cerrahi konusunda ilk kıvılcımım aklınızda yandığını söylemiştiniz. Çizim tarafında ilk kıvılcım neydi?

Zaten ben kendimi bildim bileli çiziyorum. Ama beni çizmeye iten 2 faktör oldu. Biri her hafta aldığım Çarşaf dergisinde o dönemde çizen Metin Demirhan idi. Tam olarak hayal dünyalarımız aynı idi. Manyak savaşçı diye bir karekter çizmeye başlamıştı. Ben de üniversitede tıp okumak istiyordum. Dolayısı ile hayvan gibi çalışıp Çapa tıp fakültesini kazandım. Üniversiteye yirmi küsuruncu olarak girdim. Puanım bayağı yüksekti. Metin sayesinde hem dergilerde çizmeye adım attım, hem de doktor olma hayalimi gerçekleştirdim. Beni çizmeye iten 2. sebep ise Limon dergisinin çıkması idi. Bu dergiye çizdiğim bir şeyleri gönderdim ve bunlar yayınlandı. Çizdiğiniz bir şeyi tüm ülkede satılan bir dergide basılı görmek harika bir şey. İlk çizdiğim bir şeyleri yayınlanmış görünce bu zevkten kopamadım..

Gırgır, Çarşaf, Fırt, Pişmiş Kelle, Deli, Rh+ gibi pek çok mizah dergisinde çalıştınız. O günlere dair neler söylemek istersiniz?

Tek bir şey söyliyeyim: Tüm dergilerdeki çalışma arkadaşlarımızla, Deli deki gibi Türk mizahının devleri ile birlikte çizmek harikaydı ammaaaa...... Pişmiş kelle başkaydı kardeşim!. Siz dergiyi okuyordunuz ama ben orada derginin içindeydim! Pişmiş kellede o dönemde çizen arkadaşlar nasıl bir ortam olduğunu bilir. En basitinden şöyle tarif edeyim, pişmiş kellede olmak direkt hababam sınıfını yaşamak, ya da bir akıl hastanesinin en delilerinin tutulduğu koğuşta yaşamak gibiydi.. Ya da şöyle söyliyeyim; diyelim ki siz star wars filmlerini seviyorsunuz ve filmleri izliyorsunuz. Bu pişmiş kelle dergisini okumak gibi diyelim.. Dergide çizmek ise direkt star wars filminin içinde onu yaşamak gibiydi. Anlatabiliyor muyum? Kelimelere dökmek zor. Her gün başka başka delilikler yaşanıyordu dergide.. Cem yılmaz ı seviyorsunuz değil mi? İşte Pişmiş kelle, sanki 3-4 odada sabahlara kadar çizen 10-15 tane Cem yılmaz ın çizdiği, stand up yaptığı bir ortam gibiydi. İnanılmaz çılgın bir ortamdı. Mesela bir olayı anlatayım. Dergide dolaşan bir sokak kedisi vardı. Bir gün tembel çizer Memo'nun masasına çizdiği sayfaya mürekkep döküldü. Memo, bu kediyi dört bacağından tutup aldı, kedi ile masasını sildi! Kedi çığlık çığlığa miyavlıyor. Sırtı, karnı, her yeri mürekkep oldu. Tabii Memo'nun masası iyice battı. Her taraf simsiyah mürekkep!. Sonra kediyi serbest bıraktı. Tam çalışma akşamı. Herkes sabaha kadar çizip sayfasını yetiştirmeye çalışıyor. Üstü başı mürekkep olan kedi korku ile ordan oraya atlıyor. Masalar darmadağın oldu, her yere mürekkep bulaştı.. İnanılmazdı.. Çalışma akşamları hep böyle manyaklıklar yaşardık. Daha anlatmaya kalksam sayfalar sürer.. Derginin tavanındaki, camlarındaki çizimler, Engin abinin, Behiç abinin şakaları, Faruken Bayraktare'nin halleri (normal hali de normal değildi zaten!).. Kelle anlatmakla bitmez.. Anlayamazsınız.. O yıllarda orada olmak gerekiyordu..

Çizim tarzınızı en çok kimler etkiledi?

Metin Demirhan.. Benim çizim hocamdır. Sadece çizimde değil, sinema, bilim-kurgu, edebiyat alanında da ondan çok şey öğrendim. Bugünlerde ise Skotie young, Oscar Martin gibi karikatürize çizen ustaları takip ediyorum.

İzlediğim bir röportajında sizinle yaşıt sayılan Emrah Ablak Türkiye'de mizah yayıncılığının en azından kitlelere ulaşma konusunda altın çağını yaşadığını söyledi. Bu konuda siz neler söylersiniz?

İnternet sayesinde kitlelere ulaşıyor ama ne yazar? Ülkemizdeki acımasız siyasi ortam yüzünden mizah öldü. Dergiler günlük olayları, siyaseti konu alamadığı için ülkemizde mizah bir anlamda öldü. Mizahın birinci fonksiyonu iktidarı eleştirmek, günlük hayattaki çarpıklıkları gözönüne sermektir. Artık mizahçılar bunu yapamadıklarından dergi satışları düştü. Çizdikleri internetten yayınlanıyor ama eskisi gibi kazandıklarını sanmıyorum. Ülkemizde mizah ve mizahçılar ölmüştür. El fatiha! Belki iktidar değişip mizah yapmaya daha uygun bir ortam oluşursa yine kaliteli mizah dergileri çıkar. Eğer öyle bir ortam olursa kesinlikle o oluşumun içinde olmak isterim..

Çizim tarafından devam edelim, çizim tarzınızı en çok etkileyen isimler kimler?

Metin Demirhan... 1987-88 de çarşaf dergisinde çizmeye başladığı "Manyak savaşçı" karikatürlerine hayrandım.. Bu karekter iki hafta ara ile çizilen 2 karikatür olarak başlamıştı. Gördüğümde "işte tam olarak böyle çizmek istiyorum" demiştim. Sonra bu karekteri renklendirerek çizmeye başladı. Her hafta Manyak savaşçı yı merakla bekliyordum. İşte o sıralar üniversite sınavında İstanbulda bir tıp fakültesini yazacağım kesinleşti. Tüm mizah dergileri ve Metin İstanbuldaydı çünkü.. Metin ile (Oğuz aral sonrası dönemde) Gırgırda ve daha sonra Pişmiş kelle de çizme şansım oldu. Rh+ dergisinde 4 sayfalık bir çizgi roman bile yaptık. Müzik, sinema, edebiyat gibi konularda da hemen hemen ne öğrendiysem ondan öğrendim.. Dolu dolu bir insandı. Bu yüzden bir çok insanın hayatında silinmez izler bırakmıştır.

Hazırlamış olduğunuz ve içinde yerli metalcilerin de bulunduğu çizgi roman serisi hakkında bize biraz bilgi verir misiniz? Ne zaman, ve nerede yayınlanacak?

Bu çizgi roman için 6 senedir çalışıyorum. O yıllarda bir gezi grubumuz vardı (artık yollarımız bir daha birleşmemek üzere ayrıldı). Bu elemanlarla festivallere, konserlere gidiyorduk. Gittiğimiz yerlerde Hard rock otellere, kafelere uğruyorduk. Bir çok ünlü ile tanıştık, çok acaip şeyler yaşadık (scott ian ve joey belladonna gibi beş para etmez o.ç. ları yanında Rob Halford gibi, Mille petroza gibi bir çok, canımı vereceğim sıkı adamlarla tanıştım). Metal müzik piyasası ve dinleyicileri aslında bir çizgi romana konu olmak için herşeye sahip. İkonik karekterler, çok değişik stilde insanlar (black metalciler, glamcılar, hard rockçılar, thrash severler vs). Yüzüklerin efendisini düşünün.. Star trek i, Star wars evrenlerini düşünün. Metal müzik piyasası da kendine ait bir evren oluşturmak için herşeye sahip. Ben bugüne kadar bu konuda bir çizgi roman çıkmamasına şaşıyorum. İstanbuldaki çizgi romancıları, Tokyodaki çizgi romancıları, Miami de, Las vegasda, Londra da, Paris de, Norveçte, Arjantinde bir çok yerde çizgi romancıları dolaştım. Dünyanın en büyük çizgi roman marketlerini gezdim. Bu konuda yapılmış, bir heavy metal evrenine sahip çizgi roman görmedim. Şu an resmen aradığım şeyi bulamadığım için kendim çiziyorum. Senaryo için 6 senedir uğraşıyorum. İlk baştaki halinden bu yana çok değişti. Baş karekter hariç tüm diğer karekterler gerçek. Hakan utangaç (Pentagram), Mazhar şiringöz (Metalium), Özlem tekin, İdil çağatay (Kırmızı), Tuna vural (Blacktooth), Barış eroğlu (Metalium), Özer sarısakal (Kronik), Burak sayın (Kronik), Erdem çapar (Sülfür ensemble), Ozzy osbourne, Alice cooper, Jim morrison karekterlerden bazıları. Hikaye günümüzden 250 yıl sonra geçiyor. Bu karekterler nasıl oluyor da hayattalar diye sormayın, hikayede her şey açıklanacak. Hikayedeki bağlantıları mantıklı bir hale getirmek işte 5-6 yılımı aldı. Bir yandan günlük işler (ameliyatlar, klinik işleri, hasta mesajlarına cevap yazmak, youtube kanalıma video çekmek vs) bir yandan ev ile ilgili işler (temizlik, bulaşık, çöplerin çıkarılması, kızımın ev ödevlerine yardım etme vs) derken çizgi romanın senaryosunun son halini alması 6 senemi aldı. Ama senaryoya çok güveniyorum. Emin olun çok eğlenceli bir şey olacak. Hele ülkemiz için çok özel bir iş ortaya çıkacağını sanıyorum. Bence insanlar bunu yıllarca saklayacaktır. Şu an ana fikri hazır 5-6 öykü hazır. Bunlardan sadece ilk öykü satır satır senaryo haline gelmiş durumda. Bu ilk hikaye 4 sayıdan oluşacak. Her bir sayı 24-30 sayfa olacak. Öykü 4 sayıda bittikten sonra sanırım ciltli haliyle (araya poster vs koyarak) kitap olarak da satılır diye düşünüyorum. Bu ilk hikayeyi çizmeye başladım. Her bir öykü, bir metal albümünün adını taşıyor. İlk hikaye tamamen Özer sarısakal'ın Endless war albümünde çaldığı washburn gitarı ve kolları beyaz bantlı montu üzerine dönüyor ve öykünün adı "Endless war"... Ne biçim bi hikaye demeyin. Emin olun hikayeyi beğeneceksiniz. İkinci öykünün (5-6-7-8. sayılar) çanakkale zaferinin uzayda geçen bir versiyonu üzerine olacak ve Metin demirhan'a burada yer vereceğim. Bu arada tüm bu derginin Metin Demirhan'a adandığını da belirteyim. Üçüncü hikaye Slayer'ın Reign in blood albümü üzerine, bitki örtüsünün, denizlerin, hayvanların, hatta yağan yağmurun bile kırmızı olduğu bir gezegende geçiyor. İnşallah bunları rutin ve hızlı çizebilecek bir rutin düzen oturtabilirsem düzenli aralıklarla çıkarmak istiyorum. Hikayelerde sürekli yeni karekterler olacak; yani yukarıda saydıklarım her öyküde olmayacak. Bir kaçı sabit ama.. Mesela, Tuna, Barış, Mazhar her öyküde olan karekterler. Hatta Mazhar en kalıcı eleman.. "En kalıcı mı?" o da ne demek demeyin, göreceksiniz. 😉 Çizgi romanı 1 dakikalık kısa bir tanıtım animasyonu ve tişörtlerle de desteklemeyi planlıyorum..

2000'lerin başında çizim kariyerinizi neden sonlandırdınız?

2000 ler değil.. 1994 de uzmanlık sınavında Plastik cerrahi uzmanlığını kazanınca çizime ara verdim, çünkü uzmanlık eğitimi çok ağırdı. Evde ancak uyumaya vaktim vardı. 1994 den 2019 a kadar çizime ara verdim.. Aralarda bir kaç tıbbi makale için tıbbi çizimler yaptım. Bursada iken JICA da animasyon çalışmalarına katıldım. Ama onlar dışında 2014-2015 e kadar elle tutulur birşey yapmadım. 2014 gibi bu çizgi romanın senaryosu üzerine çalışmaya başladım. Senaryo yazma kitapları okudum. Senaryoyu defalarca değiştirdim. Karekterleri oturttum. Bu konsepti bir seri haline getirmek için ince ayarlar yapmam gerekti.. Artık çizime hazır.. Bu sene de karantinayı fırsat bilip çizmeye başladım..

Rahmetli Metin Demirhan, Oğuz Aral ve Tekin Aral hakkında neler söylemek istersiniz?

Oğuz abi ile ilgili çok fikrim yok. Herkese yardımcı oluyordu, şevkimizi kesinlikle kırmamaya dikkat ediyordu. Hani sert adamdı falan diyorlar ya, bence o tavrı, dergide çizenleri teşvik etmek içindi. Amatör çizerlere karşı çok nazikti bence. Ama Oğuz aral ile pek dillendirilmeyen enteresan bir anım var. Bu olay gerçektir ama nedense pek söz edilmiyor. Bir gün Oğuz abi, genç çizerleri kabul ettiği akşam gecikti. Bekliyoruz, bekliyoruz, herkes geldi, Oğuz abi yok. Sonra birden kapıda belirdi ve şöyle dedi: "Her hafta her hafta bu stres çekilir mi ya? Satalım şu dergiyi gitsin! Kurtulalım!" Bundan hemen sonraki hafta ne oldu biliyor musunuz? Günaydın gazetesi gerçekten dergiyi Gölge adam gazetesinin sahibi Ertuğrul Akbay a sattı. Dergiyi polisler bastı, çizerler topluca istifa etti. Çizerlerin kaçırdıkları orjinalleri dışında dergide kalan arşive (orjinaller) Ertuğrul Akbay tarafından el kondu. Gırgır bir süre eski karikatürlerle çıktı. Hatta 1-2 hafta piyasada 2 Gırgır birden satıldı. Hem orjinal çizerlerin çıkardığı Gırgır, hem de Gölge adam gazetesinin arşivlerden kullandığı eski orjinallerle çıkarılan Gırgır. Çok acaip şeyler yaşandı. Nedense kimse bu olaylardan tam bir hafta önce Oğuz aral'ın dergiye geç gelip yaptığı espriyi hatırlamıyor. Tekin aral ile hiç tanışmadım. Metin Demirhan ise, dediğim gibi yazmaya başlarsam 3 ay yazarım.. Metin ile yakın dost olma şansım oldu. Defalarca evine gittim, annesi, babası, kardeşleri ile aynı masada annesinin yemeklerinden yedim. Sabahlara kadar VHS kasetlerden filmler izledik, dergilerde çizerek sabahladık. Metin gibi dolu adamlarla dost olmak üzücü sonlanır. Böyle birini kaybederseniz geride öyle bir boşluk kalır ki dolmaz. Şu hayatta her şeyin bir sebebi ve sonucu olduğuna inanıyorum. Olan biten herşeyi kabullenirim. Vardır bir sebebi, olması gereken bir sonucu.. Ama Metin'in kaybını bir türlü kabullenemedim. Hayatımın sonuna kadar da kabullenemeyeceğim. Bunun sebebi Metin ile çizim tarzımızın, hayal dünyamızın aynı olması idi. Aramızdaki tek fark benim üniversite okumuş olmamdı. Metin'in bir röportajında şöyle dediğini hatırlıyorum (Bilim kurgu dergisinde çıkmıştı galiba o röportaj): "istediklerimi veren bir üniversite olmadığından üniversiteye gitmedim".. Enteresan şekilde Metinle tanışmam benim üniversite için İstanbula gelmem sayesinde oldu. Daha da öte, uzmanlık dalımı seçmem de Metin sayesindedir. Ben kardiyoloji, kadın doğum filan düşünürken bir gece evinde "Beyond re-animator" filmini izledik. Filmde bir sahne var; şeytani dr. Herbert West (Jeffrey combs) kopuk 3-4 parmağın üzerine bir göz küresi dikiyor ve bunları fosforlu serumu ile canlandırıyor! Ben bu sahneye bittim! Gerçekte bunu hayatta kimler yapıyor? Kimler "diriltici"? Plastik cerrahlar! Kopmuş kolları, bacakları plastik cerrahlar yerine dikiyorlar. Ben o akşam hayatımın geri kalanında rekonstrüksiyon yapmaya karar verdim. Uzmanlık sınavında plastik cerrahiyi kazandım, hem de neresini? Bursa uludağ üni. plastik cerrahi kliniği! Türkiyede en fazla kopuk organ ameliyatının yapıldığı yer. Bursa demek otomotiv, gıda, mobilya sektörü demek. Dolayısı ile el, kol, parmak kopmaları çok sık yaşanıyor. Tam istediğim işlerin göbeğine düştüm yani.. Bugün daha çok estetik üzerine çalışıyorum. Metin sayesinde dünyada yapabileceğim, en çok sevebileceğim işe sahibim.. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın arkadaşım.. Metin hayatıma o kadar çok şey kattı ki...

Plastik cerrahi ve amatör çizimin yanında sıkı bir metal dinleyicisisiniz. Heavy metal ile yolunuz nasıl kesişti?

İlk aldığım kaset Tears for fears grubunun "Songs from the big chair" albümü idi.. Sonrasında 2. kaset ise Kiss in "Asylum" kasedi idi.. Lise sonda İron maiden ve Scorpions ile tanıştım. İstanbula gelince daha ilk aylarda Modada Pentagram-Metalium-Metafor konseri oldu. İşte ben o efsane konserde en önlerdeydim.. Metin Demirhan, Oky, Cengiz Üstün ile filan da tanışmıştım.. Ondan sonra insan kendini tutabilir mi.. Metal kanıma işledi..

Bugün Türk metal tarihinde efsane sayılan konserlerin yanında yurtdışında da pek çok konser, festival izlediniz. En unutamadığınız konser ve o konsere dair anılarınız neler?

CLUTCH konseri: Hellfest te (2017) izlediğim Clutch konseri inanılmazdı. Bu grubun çok tutkulu bir izleyici kitlesi var. O konserde en önlerdeydim ve hem izleyicinin coşkusunu hem de grup üyelerinin yüzündeki "hassttrr! izleyici koptu lan!" ifadesini gördüm. Sanırım bir müzisyen için alkışdan daha da önemlisi izleyicinin şarkılara eşlik etmesi, konser sırasında tüm salonun kendinden geçerek dans etmesidir. Clutch konserinde grup üyelerinin yüzlerinden, seyircinin girdiği trans haline onların da şaşırdıklarını görebiliyordunuz. Muhteşem bir konserdi.
OZZY OSBOURNE + JUDAS PRIEST konseri: 2018 yılında Lizbon'da gittiğimiz Ozzy osbourne + Judas priest konseri mükemmeldi; ama bize özel çok enteresan bir anısı vardır konserin. Judas priest sahnedeyken Ritchie Faulkner izleyicilere pena atmaya başladı. Biz tutamadık attığı bir penayı. Üç kişiyiz. Adam hem sahnede çalıyor, hem de tam bizi hedefleyerek pena atmaya devam ediyor. Penalar kafamıza çarpıyor, arka tarafa uçuyor, başkaları yakalıyor.. Elimize çarpıyor, başka birine doğru sıçrıyor, yine başkaları yakalıyor.. Adam böyle böyle tam bizi hedefleyerek 6-7 pena attı.. İllaki bize bir penasını yakalatacak. Bir yandan da hiç falso vermeden çalıyor.. Sonunda bir pena tam göğsüme geldi, iki elimle kaplan gibi yakaladım. O da rahatladı, biz de..
ROB HALFORD: Bir de Rob halford ile tanışmamız çok enteresandır. Hellfestte idik. Şehir meydanında festivalden önceki akşam bir restoranda oturmuş yemek yiyoruz. Bahçedeki masalardayız. Karşımızda da Kanada dan elemanlar var, yemek yiyorlar. Tam yemeği bitirmiştik ki restoranın önünden biri hızlı yürüyüş yaparak geçti. İçimden aynen şunu söyledim: "Aaa, adamın ne kadar garip bir kafa şekli vardı öyle.. Sivri bir kafa.. Kulakları da çok garipti, sivri sivri.. Mr. spock a benziyor.." Sonra birden kulağının üzerindeki dövmeyi farkettim, bir anda titredim resmen! Ayağa kalktım, "Ulan bu Rob Halford!" diye bağırdım arkadaşıma.. Aynı anda karşı masadaki kanadalılar da ayaklandı. Birbirlerine sesleniyorlar: "That was Rob man! Rob Halford!" Kafa yapısı, enteresan kulak yapısı neyse de kulağının üzerindeki dövme çok tipik. O hızlı hızlı yürüyerek geçen adam kesinlikle Rob Halford idi.. Hemen hesabı ödeyip peşinden koştuk.. Ama adam çok hızlı yürüyor. Uzaktan görüyoruz, yolda tanıyanlar durduruyor, onlarla sarılıyor, konuşuyor, ama biz koşsak da yetişemiyoruz. Böyle rahat 1 kilometre falan peşinden koştuk, sonunda yetiştik. Adam bizi farkedince durdu bekledi. Bizlere sarıldı.. Biraz sohbet ettik, fotoğraf çektirdik, ertesi gün şovda görüşürüz, iyi eğlenceler dedi.. Yürüyüşüne devam etti.. Adamda zerre ego yok. Hayranlarına tek tek değer veriyor. Size hiç tepeden bakmıyor. Şeker gibi adam..
İKİ O.Ç.: Bir kaç yerde karşılaşma sanşsızlığına erdiğim scott ian ve joey belladonna dan bahsetmek istemiyorum. Bu o.ç. ları hayranlarını, izleyicilerini zerre umursamıyor. Hatta onlardan nefret ediyor. Tam birer şımarık rock starlar bunlar. Siktiredin..
BATTLE BEAST VOKALİSTİ NOORA: Bizi hayal kırıklığına uğratan biri de Battle beast in vokalisti Noora oldu. Kesinlikle gittiğimiz tüm festivaller, konserler içindeki en kötü anımızdır. Hayatım boyunca unutmam mümkün değil.. Battle beast i 70000 tons of metal, cruise festivalinde izledik. Konserde harikaydılar. Özellikle vokalist kadın sahneyi ateşe veriyordu resmen. Seyirciye bu kadar hakim, sahneyi dolduran, grubunu sürükleyen vokalist azdır. Noora'yı çıkar, battle beast diye bir şey kalmaz. Bayıldık. Daha sonra restoranda yemekte rastladık Nooraya.. Bu cruise festivallerinin böyle güzel bir yanı var. Herkes aynı restoranlarda yemek yiyor. Bir bakıyorsunuz sağınızda Mille petroza, bir tarafınızda Dave Ellefson.. Arka masada oturan Wolf Hoffmann sizden tuz istiyor.. Nefis bir ortam. Noora'yı yemek yerken yakaladım. Yemeğini bitirmesini bekledik. Bir şeyler içip karşısında oturan arkadaşı ile sohbet ediyordu. Tam zamanı, gidip tanışalım dedik. Dört kişiyiz. Masasına gittik, kendimizi tanıttık. Türkiyeden geliyoruz, sizi ilk kez izledik, bayıldık dedik. Hatta birimiz "Biz senin en yeni fanlarınız Noora.. Tanışmak istedik" dedi.. Kadın bize şöyle bir yukarıdan aşağı süzerek baktı. Tiksinerek "çıkın, restoranın kapısında bekleyin. Birazdan çıkacağım. O zaman fotoğraf çekersiniz" dedi.. Bakın, "tiksinerek" diyorum. O bakışın başka bir tarifi yok. Masasına nasıl bir heyecanla gitmiştik oysa. Kadın bizi bir bakışı ve soğuk lafları ile tam olarak "bok etti".. Ağzımıza sıçtı sağolsun.. Tavrını ve söylediklerini tam olarak Türkçe kelimelere dökmek gerekirse şöyle dedi aslında: "Şimdi sizinle uğraşamam pislikler. İğrençsiniz.. Tiksindim.. Siktirin gidin, restoran kapısında bekleyin, belki benim fotoğrafımı çekmenize izin veririm.. Haydi canım, go fuck yourself.." Hiç birimiz böyle bir tepki beklemiyorduk. Resmen bok olduk, masamıza geri döndük. Ne yapalım diye konuştuk.. Daha doğrusu konuşmak istedik ama konuşamadık.. Hepimiz şok olmuşuz. Haydi kalkalım arkadaşlar deyip, kalktık. Tabii ki restoran kapısında beklemedik. Bu da böyle kötü bir anı olarak kaldı..

Oytun İdil bu sene neler okudu? Neler dinledi?

Ohooo.. Ben zaten sürekli bir sürü bilim ve denizcilik dergisini takip ediyorum. Her ay aldığım dergiler: How it works, All about space, Popular science, Level, Naviga, Yatch, Motorboat.. Bir yandan internet üzerinden bir ton tıp dergisini takip ediyorum, ilgilendiğim ameliyatlarla ilgili makaleleri indirip okuyorum. Her hafta 8-10 (bazen yirmiye varıyor) çizgi roman alıyorum. Kuantum fiziği üzerine kitaplar okuyorum. Kuantum fiziği ve atomaltı parçacık dünyasına özel ilgim var. En son Leonard Susskind in Kozmik manzara kitabını bitirdim. Kurt vonnegut, Lovecraft, P. K. Dick, William Gibson gibi yazarların tüm kitaplarını alırım. Bunların yaklaşık 1/3 ni okumuşumdur ancak. Fırsat buldukça kütüphaneden birini çekip okumaya başlıyorum. Bu kitaplar konusunda fikrim şöyle: Önceleri William Gibson ın kötü çevrildiğini sanıyordum, ama farklı çevirmenlerin çevirileri ile de okudum, son kararım bu adamın orjinal anlatım dilinin çok kötü olduğu şeklinde. Sorun çevirmenlerde değil, William gibson ın kendinde. P. K. Dick in kitaplarını da ikiye ayırmak lazım: LSD kafası ile yazdığı tripleri.. Tamamen uçuk kaçık sanrılar.. Bir de ayıkken yazdığı, ayağı yere sağlam basan bilim kurgu öyküleri.. Kitaplarında bir iki bölüm okuyunca o kitabın hangi kategoride olduğu belli oluyor. Mesela bu sene okuduklarımdan Galaktik çömlek tamircisi neydi öyle ya.. Adam sıkı LSD tribi yaşamış.. Vulkan ın çekici ise tam bir ayakları yere sağlam basan, kafa ayıkken yazılmış bir bilim kurgu.. Bu arada evde de sanırım 2000-3000 çizgi roman var. Bunların bir çoğu albüm niteliğinde özel baskılar. Bunların da ancak yarısını okuyabilmişimdir. Vakit buldukça birini elime alıp okumaya başlıyorum. Genelde geceleri saat 01-03 arası.. Film desen, evde yaklaşık 1000-2000 arası DVD, VCD, Bluray vardır.. Hard disklerde kayıtlı olanlarla herhalde 5000 falandır sayı. Bunların izlenmemiş olanları çok azdır. Diğer yandan Digiturk, Netflix ve Dizibox ı takip ediyorum. Her anım dolu yani.. Bunlar haricinde 11 tane tıbbi web sitem var. Onları da ben yapıyorum, takip edip güncelliyorum (HTML, responsive web tasarımı, Photoshop biliyorum). Bazı sitelerimin Google ads reklamlarını kendim veriyorum. Ayrıca youtube kanalıma videolar çekip editliyorum. Kızım kendi kendine (anime izleyerek) japonca öğrenmişti. Ben de başladım japoncaya. Evde bildiğimiz kadarıyla japonca konuşuruz. "Afiyet olsun, şu çok güzel, güle güle, hoşgeldin. vs".. Bir kur japonca kursuna da gittik, pandemi yüzünden 2. kur kaldı şimdilik. Bir yandan dijital çizim öğreniyorum (procreate). Benim kız yine kendi kendine Procreate öğrendi, artık bayağı bayağı iyi dijital çizimler yapıyor.

AVN ziyaretleriniz ve o fuarlara dair resimleriniz çok ilgi çekiyor. Porno pek çok kişi için tabu, ama "bu fuarlar ile farklı yüzünü gördüm" dediğiniz porno endüstrisi hakkında neler söylersiniz? Hasta mahremiyeti olur mu bilmiyorum ama fuarda tanıştığınız kimse size hasta olarak geldi mi?

2018 yılında AVN e ilk kez giderken aslında porno hakkında pek bir şey bilmiyordum. Ben oradan facebook a ilk kez fotoğraf yüklediğimde insanlar o kadar çok mesaj attı ki şaşırdım. Falan falan da orada mı? Falan falan, kocasından boşanmıştı, sektörde devam ediyor mu, abi sorar mısın? Böyle mesajlar aldıkça ne kadar cahil olduğumu anladım. İnsanımız bu porno oyuncularını tanıyor, yakından takip ediyordu. Orada gördüğüm manzara şu oldu. Bu sektör bildiğiniz diğer iş sektörleri gibi bir iş dalı. Benzetmek gerekirse porno sektörünün hollywood film sektöründen tek bir farkı var; porno sektörü sadece belli bir konuya odaklanıyor. Başka bir farkı yok. Kimse zorla çalışmıyor. Şirketler var, menajerler var, popüler olan, olmayan oyuncular var. Bu kişiler seks filmi çekerek hayatlarını kazanıyor hepsi bu. Kesinlikle fuhuş yapmıyorlar. Benim gördüğüm kadarıyla eğer içlerinden biri fuhuşa, tecavüze karışmışsa derhal bu sektörden dışlanıyor. Bir çoğu evli yada bir sevgilisi var. AVN de birine sarkıntılık eder, yada bir imada bulunursanız kendinizi kapının önünde bulursunuz. AVN de duvarda bir yazı vardı, bence bu her şeyi özetliyor: "Seriously fucking business.." Ayrıca AVN in bir kongre kısmı olduğunu da ekliyeyim.. Bu kongreye sadece özel kartı olan sektör çalışanları girebiliyor. Burada yapılan sunum ve toplantıların konuları ise şöyle: ünlüler performanslarını nasıl koruyor, son yasal gelişmeler, oyuncuların tıbbi takipleri, bir senaryo nasıl bir filme dönüşüyor, sektörün ölmüş duayenlerini analım... vs.. 2018 de gittiğimde Beverly hills den Feldmar kliniğinden iki plastik cerrah stand açmıştı. Onlarla tanışıp kartvizitleri alıp verdik. Tanıştığım her porno oyuncusuna da kartvizitimi verdim, estetik olmayı düşünürlerse Türkiye'ye davet ettim. Playboy güzeli C. J. Sparxx çok ilgilendi. Çok ufak alanlarda liposuction a ihtiyacı vardı. Hatta bana posterini imzalarken oturdu uzun uzun yazdı. "Bu ne yazıyor bu kadar?" diye merak ederken posteri imzaladı verdi. Postere şöyle yazmış: "Dün gece çok iyiydi. Ama sabah çıkarken tüm giysilerimi senin odanda unutmuşum. Poster için böyle poz verdim.. İstanbulda görüşürüz.." Posterde tamamen çıplak tabii.. Daha sonra, aradan 3-4 ay geçti, Sparxx ın instagram sayfasında Feldmar klinikte ameliyat olduğunu okudum.. Halbuki İstanbula gelse onu çok iyi ağırlayıp İstanbul'u gezdirecektim. Neyse artık.. AVN de tanıdığım, sohbet etme şansını bulduğum bazıları var ki, çok şeker insanlar. Yakında olsalar kesin ahbap olmuştum bunlarla. Elena Khoshka, Mia Malkova, Mick blue ve eşi Annika Albrite, Gina Valentina.. Hepsi günlük yaşamlarında normal bir hayat sürüyor. Elena Koshka porno dışında normal dizi de çekiyor, modellik de yapıyor. Mia Malkova evliydi, boşandı, çocuğu var. Annika Albirite 2 sene önce üniversiteden mezun oldu, çocuk sahibi oldu. Mick Blue daytona yarışcısı.. Hele Gina Valentina! İnstagram hesabını takip edin, ne eğlenceli birisi olduğunu görün..

2018 AVN de çektiğim videoları tek parça halinde şuradan izleyebilirsiniz: https://jmp.sh/8dMFA2q
2018 AVN de çektiğim fotoğrafları video halinde şuradan izleyebilirsiniz: https://jmp.sh/6kpzyrw

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim..

Baran Şahin